"Dilini kalbine değdir ki söylediğin doğru olsun doğrultsun. Dilini kalbine değdirme kaygısı olmayanlar seni kalpsiz sanıyorlar yahut kalbini yok sayıyorlar. Aklını gözlerine indirdikleri gibi kalplerini de kulaklarına indirgiyorlar. Sen kalbin değdiği dudaklara kulak ol." (Senai Demirci)31 Mayıs 2012 Perşembe
"Bisiklet Nedir?
Kardeşliktir: Bazen o seni taşır bazen sen onu.
Çocukluktur: Hayatla evliliğin balayı günlerinden.
Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir.
Yaz'dır: Hep mavi bir gökyüzüyle birlikte anılır.
Dengedir: Statükoyla ilgilenmez, konfora burun kıvırır.
Vefadır: Sahibi olmaksızın yürümez, alıp başını gitmez. " (Senai Demirci)
Çocukluğumuzun masumluğunun izlerini silme üzerimizden ya Rabb.
Kardeşliktir: Bazen o seni taşır bazen sen onu.
Çocukluktur: Hayatla evliliğin balayı günlerinden.
Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir.
Yaz'dır: Hep mavi bir gökyüzüyle birlikte anılır.
Dengedir: Statükoyla ilgilenmez, konfora burun kıvırır.
Vefadır: Sahibi olmaksızın yürümez, alıp başını gitmez. " (Senai Demirci)
Çocukluğumuzun masumluğunun izlerini silme üzerimizden ya Rabb.
19 Mayıs 2012 Cumartesi
İbn Hazm'ın Güvercin Gerdanlığı adlı kitabını okuyunca merak ettim Endülüs Edebiyatı'nı sizle de paylaşayım dedim buyrun dikkatli okuyun,afiyet olsun şimdiden:
Dil-Edebiyat, Eğitim,
Bilim ve Fikir Hayatı
|
Endülüs, toprakları
üzerinde çok farklı unsurların barındığı ve müşterek kültürün hâkim olduğu
toplumsal bir ortamdı. Bir arada yaşayan üç büyük din mensubu toplulukların
konuştukları Arapça, Berberîce, İspanyolca, Portekizce, Lâtince, Fransızca,
Katalanca gibi yedi lisânın karışmasından ortaya çıkan “Endülüs Acemiyyesi”
(el-Lâtiniyye) adında yeni bir halk dilinin sâhibi olmuş bir ülkeydi. Bu
nedenle, oradaki edebiyatçı ve âlimlerin, bütün lisânları kolayca öğrenme
imkanları vardı
Birarada yaşama kültürünün
(convivencia) doğal bir sonucu olarak Arapça’nın ve bazı Müslüman geleneklerinin
yerli halk arasında yayılmış olması kadar, yerli halkın dili olan Lâtince’nin ya
da bu dilin İspanya ağzı olan Romance’nin konuşma dili olarak Müslüman halk
arasında yayılmış olması da bir gerçekti. Dolayısıyla, Endülüs halkının
kültür seviyesi de zamanın diğer devletlerine oranla oldukça
yüksekti.
Bu gerçeği, Endülüs
devletinin eğitim, kültür ve sanat alanlarındaki seviyesini yansıtan tarihî
kayıtlardan anlamak mümkündür. Konuya ışık tutan kayıtlarla dolu toplumsal,
bilimsel ve kültürel hayata dâir pek çok eser mevcuttur. Sâid el-Endelüsî,
İbnü’l-Faradî, Humeydî, İbn Bessâm, İbn Beşküvâl, İbnü'l-Ebbâr, İbn Abdülmelik,
İbnü'l-Hatîb, İbn Hallikân, İbn Ebû Usaybia, İbnü'l-Esîr, İbn Dahiyye
İbnü'z-Zübeyr, İbn Cübeyr ve Makkarî gibi müelliflerin Endülüs tarihi ile ilgili
olan eserleri veya eserlerindeki ilgili bölümler bu konuda ilk anda
sayılabilecek olanlardır.
Ulaşılan yüksek eğitim
seviyesi sayesinde, Endülüs’te dinî ilimler yanında müsbet ilimlerde de pek çok
bilgin yetişmişti. Devirlere göre bazı farklılıklar göstermiş olmakla birlikte
genel olarak Endülüs’te de geçerli olan eğitim sisteminin temelini oluşturan
unsurları amaçlarıyla birlikte şöyle saymak mümkündür. Okuma yazma ve
dilbilgisi, öncelikli olarak kutsal metinlerin incelenmesi için; Aritmetik,
mirasın Kur’an’a göre paylaşılmasını sağlamak için; Gökbilim, câmilerin Mekke’ye
doğru yönlendirilmesi ve takvimi düzenlemek için; tıp, hastalıkları tedavi etmek
için öğrenilir ve öğretilirdi. Hiç şüphesiz, bu tahsilin başka alanlarda da
yararlı olacağı kabul edilirdi.
Murâbıtlar döneminde
özellikle edebiyatın nesir alanında çok ileri seviyede örnekler ortaya çıktı.
Ayrıca, bu bilginler Doğu İslam dünyasına da çeşitli amaçlarla sıkça seyâhatler
yapmışlar, böylelikle kendi kültürel birikimleriyle doğuluların birikimlerini
mukayese etme imkanı da bulmuşlardı. Bu tespiti, İslam âlimlerinin hayatlarını
anlatan kaynaklarda bulmaktayız. Böylelikle, Doğu İslam dünyası ile Endülüs
arasında sürekli işleyen bir kültür köprüsü kurulmuş oluyordu.
Endülüs halkının bir nevi
ortak lisânı olan Acemiyye, zamanla sokaklardaki her dinden ve her kesimden
insan, hatta saray seçkinleri tarafından bile kullanılır oldu. Sonradan siyasî
ve iktisadî hayatta da kullanıldı. Bazı saray çevrelerinde Galicia lehçesi gibi
farklı tarzları da konuşulurdu. Ancak, bu durum beraberinde her milletin kendi
dilini unutma tehlikesini de getirmişti. Bu sebeple, özellikle Hıristiyan
kesimde bazı yakınmalar dile getirilmişti. Diğer lisânlar yanında, Acemiyye
yüzünden Arapça da halkın ihmaline uğramış, resmî dâire ve eğitim yerleri
dışında pek kullanılmaz hale gelmişti.
Arapça’nın Nahiv ilmi
denen gramerini öğrenerek tedâvülde kalmasını sağlayan ise, ancak devlet
adamları ve bilginler olmuştu. O zamanlar Endülüs’te olduğu gibi, bugün de
ülkemizde kendi dilimizi ve onun taşıdığı millî kültürümüzü, üzerimize çöken
Batı kültürünün etkisiyle kaybetme noktasına yaklaşmaktayız. Yani, şu anda
yaşanan kültür = kimlik dönüşümü ya da kaybıdır. Bunun sonunda veya sonrasında
daha tehlikeli durumlarla karşılaşmayı beklememiz
gerekmektedir.
Son zamanlarda konuya hassasiyetle dikkatleri
çeken Sayın Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu, bir aydın bilim adamı olarak milletimize
büyük bir hizmet ifa etmektedir. Sinanoğlu’nun piyasadaki iki kitabı (Bir New
York Rüyası “Bye Bye” Türkçe ve Hedef Türkiye) dikkatle okunmaya ve ders
çıkarılmaya değerdir. Ancak, Endülüs ile bugünkü durum arasında temelde çok
önemli bir fark vardır. O da şudur: Endülüs kültürü bir toplumsal kaynaşma
sonucu toprakları üzerinde barış ve huzuru doğurmuşken, buna karşın bugün
ülkemizi ve bütün dünyayı saran Batı kültürü kendi dışındaki dünyada toplum ve
devlet çatışmalarına zemin hazırladığı için genellikle savaşa ve huzursuzluklara
neden olmaktadır.
Endülüslüler, Endülüs
Acemiyyesi’nin etkisiyle iki büyük orijinal edebî ürüne sâhip olmuşlardı.
Bunlardan birincisi “müveşşah” ve ikincisi “zecel”di. Müveşşah’ı ilk kullanan
edebiyatçı Makdem b. Muâfir Kaberî Darîr (812-840), zecel’i ise İbn Abdirabbih
(ö.356/967), Ramâdî (ö.412/1021) ve İbn Kuzmân (555/1160-564/1068) oldu.
Müveşşah tarzında fasih Arapça kullanılır. Ancak, kasîde gibi tekli kâfiyeden
yoksundur ve mûcidi olan Kaberî, Acemiyye’den kelime alır, onu “merkez” diye
isimlendirir, sonra da üzerine müveşşah’ı koyar ve böylece sanatını icrâ ederdi.
Müveşşah’ı yaparken Acemiyye’den alınan merkez kelime ya da cümle, “harce” veya
“kufl” diye isimlendirilir ve bu harceler Endülüs halk şarkılarından alınmaydı.
Bu edebî dalda daha başka bilginler de yetişmişti.
Zecel’e gelince, zecel
Acemiyye’nin daha çok İspanyolca’ya yakın şeklinden meydana gelen ve Endülüs’te
kullanımı yaygınlaşan müveşşahların geliştirilmesiyle ortaya çıkmış olan edebî
bir şiir biçimidir. Kendi dili içinde basit kâfiyelerle yapılan beyitlerden
oluşur. Gerçekte zecel, ancak Latin takviminde bulunan bayramlar ve mevsimlerden
bahsetmesi; avâm Arapça’sıyla karışık Acemiyye’den kelime ve cümleler
kullanması; Arap edebiyatının ıssız diyarlarda yapılan yolculuklar, çöl ve
bedevî hayatı, göç etme, ölüm ve ayrılık gibi geleneksel konularından uzak
oluşu; buna karşın, daha çok Müsta’riblerin yaşayış ve âdetleriyle Endülüslü
Müslümanların günlük yaşantılarını ihtiva etmesi sebebiyle Endülüs'e mahsus bir
edebî tarzdır. Burada, Endülüs şiirinin bir parçası olarak, Sefarad Yahudileri
adıyla da anılan Endülüs Yahudilerine has ve bugün Batı’da Hebrew Poetry
şeklinde ifade edilen bir türe de değinmeliyiz.
Endülüs dili ve edebiyatı,
nasıl Hıristiyanların dil ve edebiyatlarından etkilenerek Acemiyye, Müveşşah ve
zecel gibi ürünler verdiyse, İspanyalıların ve güney Frankların edebiyatı da
Endülüs’ünkinden etkilenerek yeni ürünler vermişti. Bunun örneği, Pireneler
bölgesinde doğan ve Terubador veya Teruver adı verilen şiir tarzıdır. Endülüs’ün
müveşşah ve zeceline çok benzeyen bu şiir, zecel gibi duygusal içerikli ve
enstrümanla söylenebilir özelliğe sâhipti. İcra yeri ise, kral ve
aristokratların saray ve mâlikâneleriydi. Bu şiir tarzının Müslümanlardan mı
alınma, yoksa doğal gelişimle mi ortaya çıkma olduğu konusundaki batılı
araştırmacıların tartışmalarında, bu şiirin Endülüs kültürünün etkisiyle ortaya
çıkmış olduğu kanısı yaygın olarak işlenmiştir. Gerçekte konuları, beyitlerin
dizin örneği ve kâfiyelerin birbirini takip etmesi gibi özellikleriyle bu şiir
tarzı, müveşşah ve zecellerin hemen aynısıdır.
Endülüs’ün sınır eyâleti
Sarakusta, Endülüs dili ve edebiyatı mahsûllerinin Hıristiyanlara tesiri ve
naklinde önemli bir role sâhip olmuştu. Çünkü, Hûdîler’in elindeki şehir, her
ırktan Hıristiyan süvârilerin uğrak yeriydi. Oradan aynı anda Katalûnye, Aragon
ve Navarın her bölgesine yayılan kahramanlık şiirleri ile besteler, Sarakusta
sarayı ve konaklarında Endülüslülerce inşâd ediliyordu. Böylelikle,
Endülüslülerin şiir ve şarkıları komşu Hıristiyan beldelere yayılıyor, millî
şarkı nağmeleriyle marşları zamanla Pireneler bölgesine, oradan da diğer Avrupa
toplumlarına yayılıyordu.
İspanyol edebiyatında
pişmanlık bildiren aşk şiir tarzı ile tarihî olayların anlatıldığı şiirler,
tamamen Endülüs şiirinin etkisinde oluşum ve gelişim göstermişlerdir. Sadece
şiir ile değil, kelime haznesi bakımından da Arapça’nın İspanyolca’ya etki ve
katkısı büyük olmuştur. Arapça’dan İspanyolca’ya geçen kelimeler, bazı modern
araştırmacılara göre İspanyolca sözlüğünün dörtte birini teşkîl etmektedir.
Ayrıca, Portekizce’ye geçen otuz bin ve Katalanca’ya geçen sayısız kelime de
hesaba katılmalıdır. Arapça kelimelerin söz konusu dillere geçişi, daha çok
Müslümanların kendileri için edindikleri ve kendi dilleriyle isimlendirdikleri
medeniyet ürünü maddî unsurların, adları değişmeden kuzeyli Hıristiyan
devletlere intikâl etmesi ve oralarda yayılması şeklinde
olmuştur.
Bu türden kelimelerden
sadece konuyu örnekleme amacıyla verilebilecek olan bazıları şunlardır: “Fünduk”
kelimesi “fonda”, “tâhûne” “tahona”, “ta’rîf” “tarifa”, “ürz” “erros”, “sükker”
“azucar”, “sâkıye” “acequia”, “hizâne” “alacena”, “mühadde” “almohada”, “dükkân”
“adoqurin”, “kirâ “alquiler”, “kâdî” “alcalde”, “kubbe” “alcoba”, “binâ”
“albanil”, “fülân” “fulano”. Bugünkü İspanyolca’da kullanılmayıp Portekizce’ye
girmiş olan kelimelerden bazıları da şunlardır: “Katîfe” “alcatifa”, “fünduk”
“alfandaga”, “hayyât” (terzi) “alfajate”, “sahrâ” “safara” ve “rıtıl”
“arretel”.
Konunun dağlar, tepeler, adalar, sâhiller,
nehirler, denizler, mağaralar, bahçeler, ağaç ve çiçekler, renkler ve yıldızlar,
ovalar ve vâdiler gibi tabiat mekânları; otlaklar, ekim alanları, köyler,
şehirler, yapılar, sokaklar, yollar, köprüler, kaleler, değirmenler ve kuleler
gibi insan ürünü eserler yönünden de örnekleri sayısız miktarlardadır. Meselâ,
dağ anlamındaki “cebel” kelimesi “jabalcon”, “gibralbin” ve “gibralfaro”
şeklinde İspanyolca’ya geçmiştir. “Müdevver” kelimesi “Almodâvâr del Rio”
şehrine isim olmuş, “vâdî” kelimesiyle başlayan “el-Vâdî’l-Kebîr” “Guadalquivir”, “Vâdî’l-Hicâre”
“Guadalajara”, “Vâdî’l-Kanâl” “Guadalcanal”, “Vâdî’l-Kasr” “Guadalcazar”,
“Vâdî’l-Kutn” “Guadalcoton” pek çok coğrafî isim;
ayrıca kılık kıyâfet, hendese, mimârî, süsleme gibi hayatın pekçok alanındaki
eşya isim ve kavramları İspanyolca’ya Arapça’dan geçmiştir.
Avrupa’da Romen
rakamlarının yerini alan bugünkü Hint menşeli Arap rakamları, halen
kullanılan “algebra” (cebr), “betelgeuse” (beytü’l-cevze) ve “cenit” (semt) gibi
terimler, sıfırın kullanılması gibi matematik ve astronomi sahasındaki
Endülüs-İslam tesirleri hakkında fikir vermektedir. Astronomi sahasında
Arapça’dan Lâtince’ye pek çok kitap tercüme edilmiş ve bu eserlerdeki terimler
Arapça şekliyle muhâfaza edilmiştir. Bu alanda büyük çalışmalar yapmış bilginler
içinde meşhur olanları, Mesleme el-Mecrîtî ile ez-Zerkâlî ve et-Tuleytulî’dir.
V./XI. yüzyılda Tuleytula’da kurulan Zerkâlî’nin rasathânesi, Hıristiyanlar
üzerinde etkili olmuştu. Konunun önemli yazmalarını bularak inceleyen
araştırmacı Jose Milas Villicrosa, bulduğu sonuçları El quebacer astronomico
de la Espana Arabe adını verdiği kitabında toplamıştır.
Astronomiyle birlikte, tıp
alanında da Endülüs Müslümanlarının İspanyol ve Avrupalılar’a intikâl eden
mirasları azımsanamayacak kadar çok olmuştu. Endülüslü Hıristiyan ve Yahudiler,
daha evvel Hipokrat ve Calinus’un eserlerinden yararlanırken, Müslümanlar ile
İberya’ya gelen tıbbî birikimi benimsemişler ve Müslümanlar ile birlikte buna
büyük katkıda bulunmuşlardı. Tıp alanında yapılan tercümeler sayesinde,
Avrupalılar’ın hastalık ve sebepleri hakkındaki gelenekleri zamanla değişmiş ve
yerini modern anlamda İslam tıbbına bırakmıştı. Endülüs’te tıbbın gelişimi
konusu, buraya sığmayacak kadar geniştir. Burada vurgulanması gereken, bu alanda
Batı dünyasına geçen Endülüs tesirlerinin büyük olduğu
gerçeğidir.
Endülüs’te toplumsal
bilimlerin dil, edebiyat dışında tarih, coğrafya, biyografi, felsefe ve dinî
ilimler gibi alanlarında da büyük bilginler yetişmiş ve değerli eserler vücuda
getirmiştir. Murâbıtlar’ın Endülüs’e hâkim oldukları ilk zamanlarda yaşamış olan
bilginlerden Ebû Cafer Yusuf b. Hasdây, Ebû’s-Silt, İbn Bâce, Ebû Mervan İbn
Zühr, Ebû’l-Ulâ İbn Zühr, Ebû Mervan b. Ebû’l-Ulâ’ İbn Zühr ve botanik bilgini
İşbiliye’li İbnü’l-Avvâm’dır. Muvahhidler zamanında yaşamış olanlar ise
şunlardır: Hafîd Ebû Bekr İbn Zühr, Ebû Muhammed İbnü’l-Hafîd İbn Zühr, büyük
bilgin ve filozof Ebû’l-Velîd İbn Rüşd, Ebû Bekr Ebû’l-Hasen Zührî ve Mâleka’lı
botanikçi İbnü’l-Baytar. Bu bilginler, kendi zamanlarının en değerli
şahsîyetleri olarak Endülüs kültürü ve medeniyetinin gelişimine büyük katkılar
yapmışlardır.
İslam dünyasının Batı’ya
tesirleri kendisini en fazla felsefe alanında göstermiştir. Doğu-İslam
dünyasında Fârâbî (ö. 850), Kindî (ö. 873) ve İbn Sinâ (ö. 1037) gibi büyük
filozoflar yetişmiştir. Ancak, İslam felsefesinin Batı düşüncesini etkilediği
merkez Endülüs’tür. Çünkü, Avrupalılar Doğu felsefelerini ancak Endülüs
kanalıyla öğrenme imkanı bulmuşlardır. İslam dünyasındaki dil, din ve kültür
birliği fikir alışverişini, bilginlerin ve kitapların doğudan batıya intikâlini
kolaylaştıran bir unsurdu. İslam felsefesi alanında Endülüs’ün yetiştirdiği üç
büyük filozof vardır. Bunlar İbn Bâce, İbn Tufeyl ve İbn
Rüşd’tür.
Bunların Batı felsefe
tarihindeki tesirleri çok büyüktür. Özellikle İbn Rüşd, kendisine yöneltilen
eleştiri, töhmet ve zındıklık (dinsizlik, dinden çıkma) suçlamalarına rağmen
fikirlerini özgür iradesine dayanarak geliştirdiği için, fikir hürriyetinin de
öncüsü sayılmaktadır. Filozofların filozofu Aristo’yu İslam dünyası ve daha
sonra da Batı’ya fikirlerini geliştirerek aktaran İbn Rüşd olmuştur. Onun
kanalıyla Avrupa’ya geçen felsefî düşünceler, kilise tarafından sakıncalı
görülerek yasaklanmasına rağmen yayılma fırsatı bulmuştur. Bu olgu, Avrupa’da
kiliseye karşı başlatılan düşünce özgürlüğü mücadelesinin tetikleyicisi
olmuştur.
|
Tercüme Hareketiyle Gerçekleşen İlişkiler ve
Etkileşim
İslam medeniyeti tarihinde
tercüme hareketi denince, akla Abbâsîler’in Bağdat’ı ile Endülüs gelmektedir.
Bağdat’ta başlayan bilim ve felsefe alanlarındaki tercüme faaliyeti, Endülüs’te
daha da yoğun şekilde sürdürülmüştü. Buna karşın, Avrupalı Hıristiyanlar dine
aykırı kabul edildiği için bilim ve düşünce faaliyetlerini yasaklamışlardı. Bu
sebeple, batı dünyası “karanlık çağ” denilen bir dönemi yaşamaktaydı ve genel
olarak Müslümanların, özelde ise, kendi içlerindeki Endülüs-İslam medeniyetinin pek fazla farkında değillerdi.
Ancak, V./XI. yüzyıl sonlarında Fransızlar ve Papalığın etki ve destekleriyle
Haçlı fikrinin doğuşu, peşinden Reconquista hareketinin hızlanmasıyla, önce
İspanyalılar ve sonra da Avrupalılar Endülüs’e, daha sonra doğu Türk ve İslam
dünyasına Haçlı seferleri tertip ettiler.
İster Endülüs’e ve isterse
Orta Doğu’ya karşı olsun, Haçlı Seferleri vesilesiyle Hıristiyanlar İslam
medeniyetini yakından tanıma fırsatı buldular. Burada, Endülüs açısından sadece
bir askeri ilişki tarzı olan Haçlı Seferleri ya da karşılıklı savaşlar dışında,
Müslüman Endülüs ile Hıristiyan İspanya arasındaki medenî iletişim ve etkileşim
kanallarını da hatırlamalıyız. Aslında, savaş bu kanallardan sadece biridir. Her
durumda mümkün olan bütün yollarla taraflar arası ilişkiler gerçekleşmekteydi ve
Avrupalıların İslam ülkelerini görmeleri önünde bir engel bulunmamaktaydı.
Dolayısıyla, müreffeh-huzurlu hayatlarını görerek hayran kaldıkları Müslümanlar
gibi yaşamak arzusuyla, bilim ve felsefe alanlarında onların eserlerini
inceleyerek benimsemeye, bu çerçevede Arapça
yazılmış eserleri Lâtince’ye tercüme etmeye başladılar. Tercüme faaliyetinin
Bağdat’tan sonra iki önemli merkezinden biri Sicilya, en önemlisi de Endülüs
idi.
Endülüs’te tercüme faaliyetleri IV./X. yüzyılda başlamış olmasına
rağmen, daha sistemli ve yoğun bir şekle bürünmesi, VI./XII. yüzyıl başlarına
tekâbül eder. Kurtuba ile Tuleytula, mütercim ve müelliflerin çalıştığı
merkezler oldu. Endülüs Emevileri halifelerinin, özellikle Hakem
el-Müstansır’ın başşehir Kurtuba’da, Doğu-İslam bilim merkezleri olan Bağdat,
Şam, Kahire, İskenderiye ve Konstantiniye’den topladıkları kitaplarla çok zengin
bir saray kütüphanesi kurduğu bilinmektedir. Bundan başka, Kurtuba’da özel
kitaplıklar da mevcuttu. İster Müslüman, ister Yahudi veya isterse Hıristiyan
olsun her isteyen kişi kütüphanelerden yararlanabiliyordu.
Bu sayede
yüksek bilimsel düzeylere erişen Endülüslü bilginlerden bazıları şunlardır:
Matematik, tabiat ve astronomi bilgini Mesleme b. Ahmed el-Mecrîtî
(338-398/950-1007), saray tabibi Hasday b. Şeprut, astrolog İbn Vâfid, astronom
İbn Hamîs. Kurtuba’nın bilimsel gelişme havasını bozan, X. yüzyıl sonunda
başlayarak XI. Yüzyılın başında gittikçe vahim bir hal alan siyasi iç kargaşalar
(el-fitnetü’l-kübrâ, el-fiten) oldu. Bu karışıklıklar sebebiyle, pekçok bilgin
Kurtuba’yı terk ettiler ve daha elverişli ortama sahip diğer vilayetlere, bu
arada daha çok eski Vizigot başkenti Tuleytula’ya göç ettiler. Bu ortamda
yağmaya maruz kalan Kurtuba kütüphanelerinin kitapları diğer vilayetlere
dağıldı. Tuleytula’da Müslümanların kurduğu kütüphaneler şehrin kaybından sonra
da Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan bilginlerin uğrak mekânları olmaya devam
etti.
Şehrin
Başpiskoposu Raimundus, Bağdat’taki Beytü’l-Hikme’ye benzer bir müesseseyi
Tuleytula’da kurdu. Arap dili ve edebiyatının da öğretildiği bu kurumda çalışan
Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi mütercimler felsefe, astronomi, matematik, tıp,
kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi bilim dallarıyla ilgili çok sayıda
Arapça eseri Lâtince’ye çevirdiler. Bu tercüme çalışmaları esnasında Tuleytula
farklı din ve milletlerden bilginlerin kaynaştığı bir medeniyet merkezine
dönüşmüştü. Tuleytula’dakinin benzeri tercüme okulları, VII./XIII. yüzyılda
İşbiliye ve Mürsiye’de de açıldı.
Esas
olarak Yahudiler, ticarî hayatta olduğu gibi bilimsel faaliyet alanında da
Hıristiyanlar ile Müslümanların aracılığını yapan kesimdi. Grekçe ve Lâtince’den
Arapça’ya aktarılan felsefî ve bilimsel eserler, V./XI. yüzyılın sonlarından
itibaren Müslüman bilginlerin elinde olgunlaşmış ve yenilenmiş halleriyle
Arapça’dan Lâtince ve İspanyolca gibi diğer dillere çevrilmeye başlandı.
Böylece, İslam medeniyetinin bilim ve felsefe alanlarındaki birikimleri
batılılara aktarılmış oluyordu. Ortaçağ Avrupası, bu tercüme hareketi sayesinde
eski Yunan felsefesini, özellikle Aristo’yu öğrenme imkanı buldu. Din ile aklı
uzlaştırmaya dönük Müslüman filozofların fikirleri onların zihniyetlerinde
inkılap meydana getirdi.
İbn
Rüşd, Musâ b. Meymûn, İbn Bâce ve İbnü’l-Arabî gibi İslam filozoflarının,
eserleri ve fikirleriyle Hıristiyanların fikir ve bilim hayatlarına asırlarca
şekil verdiği bilinen bir husustur. Albert Magnus, Duns Scottus, Spinoza,
Immanual Kant, Leon-Kastilya kralı X.Alfonso el Sabio, Dante ve Bacon gibileri,
Endülüs-İslam filozoflarından etkilenerek eser veren Avrupalı bilginlerden
sadece bir kısmını teşkîl etmektedirler.
|
Endülüs’e Gelen İspanyol ve Avrupalı Öğrenciler Vasıtasıyla
Gerçekleşen Etkileşim
Endülüs medeniyetinin Avrupa
ile ilişkileri konusunda ilk akla gelen husus, genellikle öğrenciler meselesi
olmaktadır. Endülüs, İspanya ve Avrupa milletlerinin ihtiyacı olduğu bir zamanda
bir bilim, kültür ve eğitim ülkesi olarak hizmet vermişti. Bu olgu, Endülüs
Emevileri dönemi başlarından itibaren yavaş yavaş, özellikle 1085 tarihinde
Leon-Kastilya kralı VI.Alfonso’nun Tuleytula’yı almasından sonra gözle görülür
şekilde bir ivme kazanmıştı. 711 yılından 1085 yılına kadar 374 sene İslam
hâkimiyetinde kalmış olan kadîm Vizigot başkenti Tuleytula, Endülüs İslam
medeniyetinin önemli merkezlerinden birisiydi ve Hıristiyanların eline geçerek
VI.Alfonso’nun yeni başşehri olduktan sonra, bu medenî birikimi sayesinde
zamanla İspanya devletleri ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilere hizmet
veren bir bilim merkezi hâline gelmişti. VI.Alfonso, Endülüs medeniyetinin
etkisinde kalarak sarayının her yanını İslam kültürünün alâmetleriyle bezemiş ve
kendisini de “iki milletin İmparatoru” ilân etmişti.
Kuşaklar arasında toplumsal
iletişimin ve eğitimin papazların tekelinde olduğu Ortaçağ Avrupa Hıristiyan
dünyasında, sadece Latince olarak okuma yazma öğretmekle sınırlı, dinî hayata
yönelik ve erkek çocukların katılabildiği bir okul eğitimi söz konusuydu. Yeni
bir bilgi üretilmesi söz konusu değildi. Bütün çaba, özü koruma ve aktarmaydı.
Dış etkilere karşı savunma durumunda özü korumak tasasına bağlı olarak ortaya
çıkan bu katılık, Engizisyon mahkemelerine kadar uzanan bir boyuta sahip
olacaktır. Fakat, surların ve şatoların dışına taşıp yeni sömürgecilik
ilişkilerinin başlamasıyla, çok geniş bir alana yayılan Hıristiyan toplum
biriminde ideolojik birliği, tek bir toplum benliğini elde edebilmek için yeni
bir araca gerek duyuldu. Belli bir görüş ve düşüncenin geniş bir alana ve geniş
topluluklara bozulmadan standart biçimde yayılabilmesi ancak matbaa ile
sağlanabilecekti.
Endülüs
devletinin başşehri ve kültür merkezi olan Kurtuba’ya, Tuleytula’dan evvel
Hıristiyan öğrenciler gelmeye başlamışlardı. Kastilyalı, Leonlu, Aragonlu ve
Navarlı zeki gençler Endülüs’e gelerek Arapça öğreniyor, muhtelif alanlarda
uzman âlimlerden dersler alıyor, bu arada Endülüs eşrâfına karışarak
Müslümanların âdetlerini benimsiyor ve birer Müsta’rib hâline gelerek âdetâ
Endülüslüleşiyorlardı. Yani, Müslümanların yaşantısına ayak uyduruyorlar, onlar
gibi giyiniyor, yiyip içiyor, gezip eğleniyor ve hayat tarzı ve âdâbı muâşeret
kurallarını benimsiyorlardı. Onların bu durumunu, barbarlıktan medeniyete geçiş
olarak değerlendirmek mümkündür. Bu öğrenciler içinden, kendini yetiştirerek
vezirlik makamına kadar yükselenler bile oluyordu.
Endülüs’te eğitim ve iş
imkanları bol olduğu için Hıristiyan ülkelerden Endülüs’e gelen insanlar, hem
eğitim alıyorlar ve hem de çalışacak bir iş bulabiliyorlar, böylece hayatlarını
Müslümanlar gibi müreffeh şekilde yaşama fırsatını yakalayabiliyorlardı. Bu
konuda onlara karşı herhangi bir kısıtlama veya ambargo koyulmuyordu. Bunun ilk örneklerinden birisi,
967-970 yılları arasında Kurtuba’da eğitim alarak Avrupa’ya dönen ve daha sonra
II.Silvester (999-1003) adıyla Papa seçilen Gerbert’tir. Gerbert
memleketine döndüğünde, öğrenmiş olduğu astronomi, matematik ve cebir
bilgilerini duyan Hıristiyanlar çok şaşırmışlar ve bu bilimleri sihir
saymışlardır.
Endülüs’ün Belensiye
şehrini 1094 tarihinde işgal ederek bir süre elinde tutan ve maddî çıkar
karşılığında herkes için savaşabilen Sid ile, 1104 tarihinde ölen Aragon kralı
I.Pedro da Arapça’yı çok iyi konuşan ve Endülüs’te tahsil gören önemli
kişilerdendi.
|
![]()
Müdeccen ya da
Morisko Alfabesi Aljamiado (el-Acemiyye)
Endülüs'ün 1492'e kaybedilmesinden bir süre sonra İspanya
Krallığı, idaresi altında kalan Müslümanlara Arapça konuşmayı ve yazmayı
yasakladı. Zor durumda kalan Müslümanlar da, yeni bir tarz geliştirdiler:
Aljamiado. Yani, İspanyol dilinin Arap Alfabesiyle yazılmasıyla oluşan edebî
literatür. İşte o edebiyatın alfabesi..
![]()
Ve Örnek Metin >
![]() ![]() |
14 Mayıs 2012 Pazartesi
2 Mayıs 2012 Çarşamba
- AİLEMİZİ BİZ SEÇSEYDİK!
Aile kavramına çok önem verilmediği,teknolojinin gelişmesiyle –birimiz internet başında diğeri televizyon başında-,aile ilişkilerinin git gide bittiğine şahit olduğumuz,artık anne ve babasına ‘of’ demeyenlerin taşlandığı şu zamanda ,”Valideyi ve pederi seçmek bizim elimizde değil ki!” cümlesindeki isyanı duyup yetiştim imdada!Ailemizi biz seçseydik ne olurdu?Seçen kişi olmanın verdiği gücü elimizde bulundurduğumuzdan anne ve babaya karşı bir zulüm peyda olmaz mı? “Sizi ben seçtim,benim söylediklerimi yapmak zorundasınız!”,”Ya sizi seçmeseydim de çocuksuz kalsaydınız!”En ufak bir sorunda “Hatayı ben en başında yaptım,sizi seçerek.” demeler,arkadaş gruplarındaki anlaşmazlıklar sonucu doğan şu cümlecikler:“Olum seçtiği aileden belli bunun ne mal olduğu.”“hahahha ailesine bak çocuğunu al.”Hoş böyle bir seçimde çoğumuzun zengin bir anne ve baba seçeceği aşikar.Bu seçimden sonra,”Keşke paranız kadar biraz da sağlam bir karakteriniz olsaydı.” cümlesinin gelmesi çok da uzak olmasa gerek.Efenim diyeceğim şu ki sorun seçip seçmemek meselesi değil,sorun;bizi her halükarda seven,çocukları için türlü meşakkatlere sabreden anne babaya hürmet edilmemesi!Bir zamanlar koşulsuz sevdiğimiz anne ve babamızı değişen hayat koşullarına kapılıp yargılamak bizim haddimiz değil.Ne demiş Nebi,”Sizin en hayırlınız aile efradına iyi olanınızdır.”“Bir baba yüz evlada bakar da,yüz evlat bir babaya bakamaz.” diyen adamı utandıralım.Videodaki sözleri zihnimize kazmakta fayda var,Selametle kalın… http://www.youtube.com/watch?v=Pamscx51Ro0
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






